üye girişi



Banner

Mekruh PDF Yazdır e-Posta
Yönetici tarafından yazıldı   
Salı, 13 Mayıs 2008 01:22

MEKRÛH

 

İslâm'ın, yükümlü müminlerin bazı fiillerine verdiği vasıf. Kerahet kökünden ism-i mef'ul. Kerahet; istememek, hoşlanmamak ve çirkin görmek demektir. Mekrûh ise; istenmeyen, hoşa gitmeyen, çirkin iş anlamındadır. Bir fıkıh terimi olarak mekrûh; Allah ve Resulunun, yapılmamasını, bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiildir.

Yükümlünün fiilleri şu hükümlerden birisine girer: Farz, vacip, sünnet, müstehap, mübah, haram, mekruh ve müfsit. Hanefîler dışındaki çoğunluk fakihlere göre, bu fiiller; vâcip, mendup, haram, mekruh ve mübah olmak üzere beş tanedir. [1]

Kerâhet kelimesinden türemiştir. ‘Kerâhet’; hoş görmemek, çirkin görmek, hoşlanmamak ve kerih görmek anlamlarına gelir.

‘Mekrûh’ ise, hoş görülmeyen, beğenilmeyen, hoşa gitmeyen, çirkin ve kötü iş manalarında kullanılır.

Mekruh; Allah ve Rasulünün, yapılmamasını, bağlayıcı olmayan bir şekilde istediği bir iş veya fiildir. [2]

 

Haram İle Mekruh Arasındaki Fark:

 

Mekruh, haramın bir derece aşağısıdır. Aslında haram ile mekruh arasında yakınlık vardır. Her ikisi de yasak olan şeyleri ifade etmek için kullanılır. İslâm bir şey hakkında haram veya mekruh hükmü vermişse, mü’minlerin o işleri yapmamaları gerekir.

Haram, kesin ve açık deliller ile yasaklanan, yapılmaması istenen fiillerdir. ‘İçki içmeyin, zinaya yaklaşmayın, rızık korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin’ gibi yasaklar buna örnektir.

Mekruh olan yasaklar ise haramdaki gibi kesin ve açık bir şekilde bağlayıcı değildir.

Bir fiilin mekruh oluşu (kerâhet), âyet veya hadislerde kullanılan ifade ve sözlerden daha açık anlaşılır. Bazı yasaklarda açıkça ‘kerahet’ sözü geçer, bazı âyet ve hadislerde geçen yasaklama pek açık olmayabilir, ya da bir işin yapılmaması özendirilir. Bu gibi durumlarda ‘mekruh’ olma hükmü ortaya çıkar.

Peygamberimizin bazı hadislerinde haram olan şeylerin ve mekruh olan bazı yasakların aynı anda sayıldığını görürüz. Demek ki bu ikisi arasında farklılık vardır. ‘Ana-babaya karşı gelmeyin’ kesin emri ile, ‘çok soru sormayın’ emri arasında açık bir fark vardır. Birisinin hükmü ‘haram’, diğerinin ise ‘mekruh’tur.

Haramı işleyen genellikle cezaya çarptırılır. Mekruhu işleyene herhangi bir ceza verilmez. Yani İslâmda onun için tayin edilmiş bir ceza yoktur. Kesin deliller ile haram kılınan bir şeyi inkâr eden İslâmdan çıkar. Mekruhu inkâr eden ise yalnızca günahkâr sayılır.

Büyük alimler arasında mekruh’un tanımlaması konusunda farklı görüşler olsa bile, genel olarak mekruh, haram gibi açıktan, kesin, tehdit edici ve bağlayıcı olmayan deliller ile yapılmaması istenen işlerdir denilmiştir.[3]

Haram ve mekruh arasında bazı yakınlıklar vardır. Her ikisi de yasaklanan ya da hoş karşılanmayan veya çirkin olan fiilleri ifade eder. Ancak haram, Allah ve Resulunun kesin ve bağlayıcı şekilde yapılmamasını istediği fiilleri kapsar. Buna şu nasslar örnek verilebilir:

"Size analarınız, kızlarınız... (ile evlenmek) haram kılındı" (en-Nisâ, 4/23).

"Müslüman bir kişinin malını onun gönül rızası olmaksızın (almak) helâl olmaz"[4]

"Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin" (el-En'âm, 6/151).

Mekruhtaki yasaklık ise haramdaki kadar kesin ve bağlayıcı değildir. Bir fiilin kerahet derecesinde yasak oluşu ayet ve hadislerde kullanılan bazı ifadelerden ve kastedilen kavramlardan anlaşılır. Kerahet lâfzının veya kesin haramlık bildirmediğine dair bir karine bulunan nehiy sıygasının kullanılması, ya da nassla fiili yapmamayı özendirici ifadelerin yer alması, mekruhu haramdan ayıran belli başlı özelliklerdir.

Şu hadis-i şerifte haram ve mekruh fiilleri birlikte görmek mümkündür:

"Şüphesiz Allahü Teâlâ, analara saygısızlık göstermeyi, kız çocuklarını diri diri gömmeyi, verilmesi gereken hakkı önlemeyi ve hak edilmeyen şeyi istemeyi haram kılmıştır. Yine Allah, dedikoduyu, çok soru sormayı ve malları heder etmeyi sizin için mekruh görmüştür"[5]

Mekruh anlamı taşıyan nehiy sıygasına şu ayet örnek verilebilir:

"Ey iman edenler, Cum'a günü namaza çağrıldığı zaman, hemen Allahı anmaya koşun ve alış-verişi bırakın" (el-Cum'a, 62/9).

Bu ayetteki, "alışverişi bırakınız" sözü, "alış-veriş yapmayınız" anlamında, haramlık bildirecek bir nehiy uslûbudur. Ancak buradaki yasaklama, bizzat alım-satıma yönelik olmayıp, alım-satım fiilinin dışındaki bir durumdan kaynaklanmış olmaktadır. Bu da, cuma namazı sırasında yapılacak alış-verişin namaza gitmeyi engellemesidir. Bu yüzden cuma namazı ile yükümlü bulunmayan kadın, çocuk veya gayri müslimlerin bu saatte alış-veriş yapmaları caiz görülmüştür.

Yasağın dış bir sebebe dayanması yüzünden Hanefîler böyle bir alışverişe "tahrimen mekruh" derler ve akdi geçerli sayarlar. Çoğunluk fakihlere göre ise, bu alış-verişin hükmü haramdır.[6]

Bazen fiilin yapılmamasını özendirici bir ifade kullanılmış olabilir. Meselâ; Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Mehrin en iyisi en kolay olanıdır"[7] Bu hadiste mehirde aşırı gidilmemesi teşvik edilmektedir.

Hanefîlerde, haram ve mekruh kavramları, diğer mezheplere göre ban farklılıklar gösterir. Hanefîlere göre, haram; Kur'ân, mütevâtir veya meşhur sünnet gibi kesin bir delil ile kesin ve bağlayıcı tarzda, yapılmaması istenen fiildir. Zina, ribâ, şarap içmek, kan ve murdar ölmüş hayvan eti yemek gibi... Haramın hükmü ise; fiili işleyenin cezaya çarptırılması, o fiilin haramlığını inkâr edenin kâfir ve mürted sayılmasıdır. [8]

 

Mekruhun Kısımları:

 

Mekruh tahrîmen ve tenzîhen olmak üzere ikiye ayrılır.[9]

 

a) Tahrimen Mekruh:

 

Allah ve Resulunun bir fiilin yapılmamasını, kesin ve bağlayıcı tarzda istemiş olmakla birlikte, bu istek haberi vahid gibi zannî bir delil ile sabit olmuşsa, buna "tahrîmen (harama yakın) mekruh" denir. Şu hadisi buna örnek gösterebiliriz:

"Kişi, kardeşi izin vermedikçe, kardeşinin alış-verişi üzerine alış-verişe girişmesin ve dünürlük üzerine dünürlük yapmasın."[10]

Hadiste, satış üstüne satış ve dünürlük üstüne dünürlük yapmaktan sakınılması kesin ve bağlayıcı bir tarzda istenmektedir. Bunun hükmü, haram olması gerekirken, hadisin haber-i vahid olması nedeniyle "Tahrimen mekruh" sayılmıştır.

Tahrîmen mekruhun haramdan ayrıldığı cihet şudur. Haram, Şari'in Kur'an ayetleri, mütevatir veya meşhur sünnet gibi kat'î bir delille kesin olarak bir fiilin yapılmamasını istemesidir. Hırsızlık, zina, faiz alıp-verme, içki içme vb. gibi haramı inkar eden kişi kafir olur. Haram ve tahrimen mekruh cezayı gerektirme konusunda birleşmektedirler.

Bu nev'iye giren fiilleri işlemek haram bir fiili işlemek gibi cezayı gerektirir, fakat haramdan farklı olarak, bu fiilin hükmünü inkar eden kişi kâfir sayılmaz.[11]

 

b) Tenzîhen Mekruh:

 

Allah ve Resulunun koyduğu yasağın, kesin ve bağlayıcı nitelikte olmaması halinde, fiil "tenzihen (helâla yakın) mekruh" adını alır. Camiye gidecek kimsenin soğan ve sarmısak vb. kokusu çevreyi rahatsız edecek şeyleri çiğ olarak yemesi gibi. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Soğan ve sarmısak yiyen kimse, mescidimize gelmesin, evinde otursun."[12] İkindi namazından sonra, güneş batmadan az önceye kadar nafile namaz kılmanın hükmü de tenzîhen mekruhtur.

Tenzîhen mekruhu işlemek cezayı ve kınanmayı gerektirmez. Ancak her iki çeşit mekruhu terkeden kimse övülür. Hanefîler dışındaki mezhep imamları, Hanefîlerin Tahrîmen mekruh saydıkları fiilleri de haram kapsamına alırlar. Onlar, haram anlamında yasak edilmediğine dair işaret bulunan fiiller için yalnız "mekruh" terimini kullanmakla yetinirler. Meselâ; "Ey iman edenler, size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın..." (el-Mâide, 5/101) ayeti ile “Allah, sizin için dedikoduyu, çok soru sormayı ve malı boşa harcamayı hoş görmedi"[13] hadisi buna örnek gösterilebilir.[14]


 


[1] Şamil İslam Ansiklopedisi: 4/122-123.

[2] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 392.

[3] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 392-393.

[4] Ahmed b. Hanbel, V, 72.

[5] Buhârî, Rikâk, 22, Zekât, 53; Müslim, Akdiye, 10, 13, 14; Malik, Muvatta', Kelâm, 20; Dârimî, Rikâk, 38.

[6] bk. İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Kahire 1952, II, 167-168; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuh, Şam 1985, II, 263-264, IV, 240.

[7] Ebû Dâvud, Nikâh.

[8] Şamil İslam Ansiklopedisi: 4/122.

[9] Şamil İslam Ansiklopedisi: 4/122.

[10] bk. Buhârî, Nikâh, 45; Müslim, Büyü', 8, Nikâh, 38, 49, 52, 54, 56.

[11] Zekyüddin Şaban, İslam Hukuk İlminin Esasları, trc. İ. Kâf Dönmez, Ankara 1990, s. 219; Vehbe ez-Zühaylî, Usûlü'l fıkhi'l-Aslâmî, Dımaşk 1406/1986,1, 85-86; Abdülkerim Zeydan, el-Vecîz Bağdad 1405/1985, S. 47; Şamil İslam Ansiklopedisi: 4/123; Saffet Köse, Şamil İslam Ansiklopedisi: 6/95.

[12] Buhârî, Ezan, 160; Ebû Dâvud, Et'ime, 41.

[13] Buhârî, İstikrâz: 19.

[14] bk. M. Ebû Zehrâ, Usûlü'l-Fıkh, y.y., 1377/1958, s. 45, 46; Zekiyüddin Şa'ban, Usûlü'l-Fıkh, Terc. İbrahim Kafi Dönmez, Ankara 1990, s. 217 vd; Şamil İslam Ansiklopedisi: 4/123.