üye girişi



Banner

Müfsid PDF Yazdır e-Posta
Yönetici tarafından yazıldı   
Salı, 13 Mayıs 2008 01:13

MÜFSİD, MÜFSİT

 

Müfsid Kelimesinin Anlam Sahası:

        

‘Müfsid’ sözlükte, ifsad eden, bozan, geçersiz kılan kimse veya şeylere denir. Bunun kökü ‘ifsad’tır. İfsad; bozmak, kokuşmak, dengeden ayırmak anlamlarına gelir.

‘Fesad’ kavramı da bununla ilgilidir ve bozulma, kokuşma, dengenin bozulması demektir.

Müfsid, ifsad edendir yani bozandır, doğru ve barış üzere olanı saptırandır.

Kur’an-ı Kerim, çeşitli ayetlerde genel olarak ‘yeryüzünde fitneyi uyandırıp, insanların durumunu bozup, onları doğruluktan saptıran kimseler anlamında kullanmaktadır.

Kendi hevasını (keyfini) tanrı haline getiren zorbalar, çıkarlarını korumak için zora baş vururlar. Kendi görüşlerini insanlara dayatırlar. Ortaya koydukları hükümlere insanların uymalarını isterler. Aslında onların kendi hevalarından koydukları hükümler, insanlar arasındaki adaleti sağlayamaz, insanların hakklarını koruyamaz, aralarında sevgi ve saygıyı kuramaz. Bu açıdan onların kararları ve hakimiyetleri ancak bozulmaya, huzurun kaçmasına sebep olur.

Fesad sulh’un (barışın-her türlü iyi halin) karşıtı olduğu gibi, ‘Müfsid’ te ‘muslih’in (ıslah eden-düzelten-barışı sağlayan) zıddıdır.

Aynı kökten gelen ‘mefsedet’ (zararlı-ifsad edici) ise ‘maslahat’ın (fayda veren her şeyin) karşıtıdır. [1] 

Bir şeyi bozan, bir ibadet veya muâmeleyi geçersiz kılan kimse ya da şey. Bir ibadeti bozan veya bir hukuki muâmeleyi sakatlayan fiil veya eksiklik anlamında bir fıkıh terimi. Mükellefin fiillerine bağlanan hükümlerden birisi. Müfsid, fesad kökünden ism-i fâildir. Sıhhaf, fesat ve butlan birbiriyle yakın ilgisi bulunan terimlerdir.

Sahîh, fâsit ve bâtıl ayırımı, bir kimsenin yaptığı fiiller için şer'an gerekli olan rükün ve şartları taşıyıp taşımamasına göre yapılan bir nitelendirmedir. Kendisine bir takım hükümler bağlanan fiiller ya ibâdet, ya da hukûkî bazı muâmeleler kabilinden olur. Âyet ve hadislerde mükellefin yapacağı ibadet veya muâmeleler için bir takım rükünler ve şartlar konulmuştur.

Rükünler, bir ibadet veya muâmelenin temel unsurlarını, ana parçalarını oluşturur. Namazda kıyam, kırâat, rukû'; satım veya nikâh akdinde, icab ve kabul gibi... Şartlar ise, rükünlerin dışında kalan daha çok ayrıntı kabilinden olan ve bulunmaması, akitlerde taraflar arasında anlaşmazlığa yol açabilen diğer unsurları ifade eder. Veresiye satışta vade tarihinin belirlenmesi gibi.

İşte şer'an belirlenmiş olan rükün ve şartlarına uygun olarak yapılan ibadet veya akd "sahîh" tabiriyle nitelendirilir. "Geçerli"; "muteber"; "caiz" veya "nâfiz" terimleri de, sahîh anlamında kullanılabilir.

İbâdetler konusunda, fâsit ve bâtılın eş anlam ifade ettiği bütün İslâm hukukçularının benimsediği ortak bir görüştür. Rükün veya şanlarından birisi eksik bulunan bir ibâdet, "bâtıl" veya "fâsit" olur. Bunun için; "gayri sahih", "sahih değildir", "muteber değildir", "geçersizdir", "geçerli değildir" veya "caiz değildir" gibi ifadeler de kullanılabilir. Bu durumda ibadet bozulmuş sayılacağı için, yeni baştan yapılması gerekir. Meselâ; secde unutulan bir namazda rükün; abdestsiz kılınan bir namazda şart eksik olduğu için namaz fâsit olur ve iâdesi gerekir. Burada rükün ve şartlar farz niteliğindedir. Yine; Arafat'ta vakfe'yi yapamayan bir hacının haccı bâtıl olur. Çünkü vakfe haccın farzlarındandır. Ancak Safâ ile Merve arasında sa'y yapmak vacip hükmünde olduğu için bunun yapılmamış olması haccı bozmaz; yerine getirilmesi mümkün olmadığı takdirde kurban cezası ile bu eksiklik tamamlanabilir. Namazın vaciplerinden birisinin terk edilmesi hâlinde ise, namazın sonunda yanılma secdesi yapılarak bu eksiklik tamamlanır. Dört rekatlı bir namazda, ikinci rekattan sonraki oturuşu terketmek de bunun gibidir.

Hanefiler dışındaki çoğunluk İslâm hukukçularına göre, ibâdetlerde olduğu gibi, akitlerde de fâsıt ve bâtıl eş anlamlıdır. Eksiklik, akdin ister rükünlerinde olsun, isterse şartlarında bulunsun, sonuç değişmez. Meselâ; akıl hastasının yapacağı satım akdi veya, ödeme tarihi belirlenmeksizin yapılacak veresiye satış hukukî bir sonuç doğurmaz. Böyle bir akde "bâtıl" denebileceği gibi "fâsit" de denir.

Hanefilere göre, akitler konusunda "fâsit"le "bâtıl" farklı anlamlarda kullanılır. Akdin icap, kabul ve konu gibi ana unsurlarındaki yani rükünlerindeki bir eksiklik, akdi bâtıl kılarken; eksiklik, akdin rüknüne ilişkin olmaksızın, diğer şartlardan birisinde olsa, böyle bir akit fâsit olur. Rükünleri ve esas unsurları mevcut olduğu için, bu akde bazı sonuçlar bağlanır. Meselâ; vade belirlenmeksizin yapılacak veresiye satım akdi, şahitsiz aktedilecek nikâh akdi, birer fasit akittir. Hanefiler bunlara "bâtıl" demezler ve meseleyi bazı hukuki sonuçlara bağlarlar. Önce bu gibi akitlerdeki eksikliğin giderilerek bunların sahih hale getirilmesi mümkündür. Veresiye satışta, satıcı ve alıcı karşılıklı anlaşarak va'de tarihini sonradan da belirleyebilirler.

Diğer yandan alıcı, satıcının açık veya kapalı muvafakatı ile satım konusu malı teslim almış ise, bu mal üzerinde müşteri lehine mülkiyet hakkı sâbit olur; fakat müşterinin bu maldan yararlanması, akit sahih hale dönüşmedikçe, helâl olmaz.[2]

 

Müfsitlerin Özellikleri:

        

İfsad, insanın ve onun doymaz iştahının, aşırı isteklerinin sonucudur. Müfsidler, yeryüzündeki tabii değerleri, sulh (barış) ve dengeyi, kendi subjektij ölçüleri ve doymaz iştahları sebebiyle bozarlar. Onların bu faaliyetleri sonucu, en önemli fesad olan ‘şirk’ artar. Müşriklerin hakim oldukları yerlerde ‘fesad’tan başka ne olur ki?

Münafıklar, kendileri için yeryüzünü ‘ıslah edeciler’ olarak sunarlar. Kur’an onların bu iddialarını yalanlıyor ve onları gerçek yüzleriyle ortaya koyuyor. Onlar gerçekte ‘müfsid’ olan bozguncudurlar.[3]  

Bir takım insanların sözleri, iddiaları, dış görünüşleri iyidir. Kendilerini iyi diye anlatırlar. Ancak o fırsatını bulunca, yeryüzünde müfsidlik yapar, ekini ve soyu mahvederler.[4]

Allah’tan korkmayan zalim yöneticiler bir ülkeye girdikleri zaman orayı ifsad ederler, halkını aşağılarlar, onların değerlerini yağma ederler.[5] Allah böyle ‘müfsid’leri sevmez.[6] Onların yaptıkları işler kötü olduğu için Allah (c.c.) onların böylesine mefsedet olan amellerini düzeltmez ve onlara değer vermez.[7]

Firavun gibi peygamberlere karşı gelen kişi ve topluluklar müfsid idiler.[8] Onların nasıl bir sonuçla karşılaştığının, hangi cezaları aldıklarının ibretli hikâyesi yeryüzünün her tarafında görülebilir.

Bugün de Kur’an’ın davetinden büyüklük taslayarak yüz çevirenler müfsid’ler, onları benzeridir. Onların fasit işleri sebebiyle karada ve denizde, yani yeryüzünün her tarafında fesat çoğalmıştır. İnsanlar, toplumlar ve hatta tabiat bile onların faaliyetleri yüzünden bozulmuştur. İslâmın kötü ahlâk dediği davranışlar yaygınlaşmış, her tarafta zulüm, baskı, hak ihlâlleri artmıştır.

Mü’minler müfsid olamazlar ve müfsidlerin peşinden gidemezler. [9]

 

Fıkıh İlminde Müfsid:

        

Müfsid (veya fesad) aynı zamanda Fıkıh ilminde kullanılan bir kavramdır. Fesad ve butlan (iptal olma, geçersiz sayılma) ile müfsid ve batıl (iptal eden) aynı anlamda kullanılmaktadır.

Müfsid veya batıl, bazı şartlarını ve yerine getirilmesini sağlayan özelliklerini kaybetmiş bir ibadet, akid (anlaşma) batıldır, fasid’tir (ifsad olmuştur). İfsad olan ibadet veya hukuk işlemini (hukukí  tasarrufu) ifsad veya iptal eden (batıl hale getiren) sebebe müfsid denmektedir.

Bir ibadeti veya hukuksal işlemi yerine getirebilmek için bazı şartlar veya rükünler (gerekler) vardır. O şartlar veya rükünler yerine getirilmezse, ibadet yapılmış olmaz, o hukuksal işlem ya tamamlanmaz, ya da şartlar bozulursa işlem de bozulur.

Şartları veya rükünleri yerine getirilen ibadet ve hukuksal işlemlere ‘sahih’ (geçerli, sağlam muteber) denilir.

Şartlara uygun yapılan ibadetler için; ‘Bu sahihtir, bu muteberdir’ diye niteleme yapılır. Eğer şartlar yerine gelmezse, ‘sahih değildir, caiz değildir, fasid’tir’ denilir.

İşte ibadetleri ve hukuk işlemlerini geçersiz kılan sebeplere ‘müfsid’ adı verilmektedir ki, bu tabir (söyleyiş tarzı) kelimenin sözlük anlamıyla ilgilidir.

Söz gelimi, bir hacı adayı ihram elbisesi giymeden hacc yapsa bu ibadeti olmaz, ibadeti fasit, batıl olur. Çünkü ihram elbisesi giymek haccın şartlarından biridir. [10]

 

Fasit Satım Akdinin Feshedilemediği Durumlar:

 

Fâsit satım akdinde feshe bir engel olmadıkça alıcı veya satıcının bunu feshetmesi mümkündür. Ancak şu durumlarda fasit satım akdi feshedilemez.

1) Satılan mal, alıcının elinde telef olmuş veya istihlâk edilmiş olursa;

2) Alıcı tarafından yeni bir akitle başkasına satılmış bulunursa;

3) Satılan mal, başkasına bağışlanmış ve teslim edilmiş olursa;

4) Satılanda, ondan ayrılması mümkün olmayan bazı ilâveler yapılmışsa. Meselâ; satılan arsa olup üzerine bina yapılsa, artık fesih hakkı kullanılamaz.[11]

 

Fasit Evlilikler:

 

Fâsit sayılan evlilikler şunlardır:

1) Şahitsiz olarak akdedilen evlenme akdi;

2) Evli bir kadınla, bilmeksizin yapılan evlenme akdi fasittir.

3) Karının kız kardeşini, hala ve teyzesini bir nikâh altında toplamak caiz değildir. Yani iki kız kardeşle birlikte evlenme akdi yapılsa, önceki evlilik ve nikah geçerli, sonraki fasit olur.

4) Üç defa boşanmış olan kadınla, hulle'den (bk. "Hulle" maddesi) önce, bu erkeğin yeniden evlenmesi Ebû Hanîfe'ye göre fâsittir.

5) Evlenmeleri yasak olan kan, sıhrî veya süt hısımlarının birisiyle evlenmek, Ebû Hanife'ye göre fâsittir.[12]

 

Fasit Evliliğin Hükümleri:

 

1) Fasit evlenmelerde eşlerin evliliğe devam etmeleri caiz değildir; derhal ayrılmaları gerekir. Kendiliğinden ayrılmazlarsa hâkim tarafından zorla ayırılırlar. Hâkim ayırdıktan sonra cinsel birleşme olursa zina cezası uygulanır.[13]

2) Fâsit evlilik, zifaftan önce hiç bir hukûkî sonuç doğurmaz.[14]

3) Cinsel birleşme olmuşsa şu sonuçlar doğar: Kadın mehre hak kazanır; bu birleşmeden doğacak çocuğun nesebi sâbit olur; sihrî hısımlık doğar; nafaka ve miras cereyan etmez; evliliğin sona ermesi boşama niteliğinde olmadığı için, boşanma sayısında bir eksilme meydana gelmez.[15]


 


[1] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 438-439.

[2] es-Serahsi, el-Mebsût, XIII, 8 vd.; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', V,169,174, 234, 300-304; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, V, 186; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, IV, 105, 108; Hamdi Döndüren, Şamil İslam Ansiklopedisi: 4/332-333.

[3] Bakara: 2/11-12.

[4] Bekara: 2/204-205.

[5] Neml: 27/34.

[6] Maide: 5/64.

[7] Yunus: 10/81.

[8] Neml: 27/14.

[9] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 439.

[10] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 439-440.

[11] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuki İslâmiyye ve İstilâhât-ı Fıkhiyye Kâmusu, İstanbul 1967, VI, 89 vd.; Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s. 102; Hamdi Döndüren, Şamil İslam Ansiklopedisi: 4/333.

[12] el-Kâsânî, a.g.e.; II, 272-274; el-Mevsilî, el-İhtiyâr, Kâhire, t.y., III, 86, 87; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 251, 252; Hamdi Döndüren, Şamil İslam Ansiklopedisi: 4/333.

[13]  el-Kâsânî, a.g.e., II, 335; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, Bûlak 1310/1892, I, 330-331; el-Mevsilî, a.g.e., III, 84 vd.;1917 Tarihli, Hukuk-ı Aile Kararnamesi, Madde: 77.

[14] H.A.K. mad. 75.

[15] el-Kâsânî, a.g.e., II, 335; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, I, 330; Bilmen, a.g.e., II, 22-36; Döndüren, a.g.e., s. 252, 253; Hamdi Döndüren, Şamil İslam Ansiklopedisi: 4/333.