|
|
Medine Taybe
|
Şehadet Kavramı ve Mavi Marmara Şehitleri |
|
|
|
|
yönetici tarafından yazıldı
|
|

Şehit Kimdir? Fakihler, hükümleri açısından şehitliği "dünyevi şehitlik" ve "uhrevi şehitlik" şeklinde iki kısımda incelemişlerdir. Fakihlerin "dünyevi şehitlik" ile kastettikleri, gasledilmeme, üzerindeki elbiselerle kefenlenme gibi fıkhî/dünyevi hükümlerdir. "Ahiret şehitliği" ile kastettikleri ise, şehitlik mertebesine ve mükâfatına nail olmaktır.[1] Bu bağlamda fakihler, hükümleri açısından şehitleri üç kısımda mütalaa etmişlerdir[2]: 1. Yalnızca dünya şehidi: Dünyevi bir maksat için (ganimet, şan-şöhret vs) katıldığı bir savaşta ölen kimsedir. Böyle kimsenin şehitliği dünyevidir; gasledilmeme vb. şehit hükümlerine tabi tutulsa da ahirette şehitlik mertebesine ulaşamayacaktır. 2. Yalnızca Ahiret şehidi: Örneğin, Allah yolunda savaşırken, savaş meydanından yaralı olarak taşınan, ya da yaralandıktan sonra tedavi gören yahut yiyip içen ya da uyuyan ve bütün bunlardan sonra ölen Müslüman "ahiret şehidi"dir.[3] Böyle bir kimse dünyevi hükümlerde diğer Müslümanlar gibi olduğundan yıkanır ve kefenlenir. Aynı şekilde suda boğulan, göçük altında kalan; kolera, veba gibi hastalıklardan ölen kimseler de Hz. Peygamberden sallallahu aleyhi ve sellem varit olan rivayetler[4] ışığında bu kategoride değerlendirilmişlerdir. Bu kimseler, "şahadet mertebesine nail olma" konusunda şehit olduklarından kendilerine "ahiret şehidi" denmiştir. 3. Hem Dünya hem de ahiret şehidi: Allah için savaşırken gayri Müslimler tarafından öldürülen ve aldığı yarayla hemencecik dâr-ı bekaya irtihal eden[5] kimsedir. Bu kimsenin dünya ve ahiret şehitliği noktasında herhangi bir ihtilaf yoktur. Ayrıca İslam devletine isyan eden kimselerle, yol kesen eşkıyalarla çarpışırken öldürülen yahut canını, malını, namusunu, Müslüman kardeşini korurken öldürülen, kısas gerekecek şekilde haksız yere öldürülen kimseler de Hanefi mezhebinde bu kategoride değerlendirilmişlerdir.[6] Bu kimseler, dünya hükümleri açısından şehit oldukları için yıkanmazlar, üzerlerindeki elbise kefenleri sayıldığından ayrıca kefenlenmezler. Ahiret hükümleri bakımından da şehit olduklarından, şahadet makamına ve bu makamdakilere vaat edilen mükâfatlara nail olacaklardır.[7] Bu taksim gösteriyor ki, gerek ikinci gerekse üçüncü grupta yer alan kimselerin tamamı, "şehitlik mertebesi"ne nail olmaktadırlar. İşgal altındaki Filistinli Müslümanlara ayni ve nakdi yardım götüren Müslümanların durumu, gayri Müslimlerle fiilen harp halinde olan Müslümanlara takviye güç olarak iştirak etmek üzere yola çıkan kimselerle aynıdır. 31 Mayıs 2010 tarihinde işgalci İsrail devletinin saldırısına maruz kalan Mavi Marmara gemisindeki Müslümanlar, İsrail ile savaş halindeki Müslümanlara ayni ve nakdi destekte bulunmak üzere, ama daha da önemlisi İslam toprağı olan Gazze şeridi üzerindeki ambargo ve işgali delmek için yola çıkmış kimselerdir. Şurası bir hakikattir ki, Filistinli Müslümanlar, işgal altındaki topraklarını gayri Müslimlerin elinden kurtarma konusunda, sair Müslümanların bedeni ve mâlî yardımlarına ihtiyaç duymaktadırlar. Tek başlarına İsrail'i ülkelerinden atmaları mümkün görünmemektedir.Müslümanların bu cihatta onlara yardım etmesi farz-ı ayn'dır. Nitekim düşman, İslam memleketlerinden birine girdiğinde, oranın yerli ahalisi kifayet etmediği takdirde sair Müslümanların bu ihtilali sonlandırmak üzere yola çıkmaları farzdır.[8] |
|
Son Güncelleme: Çarşamba, 14 Aralık 2011 23:07 |
|
Devamını oku...
|
|
|
Cennet Kimsenin Tekelinde Değil; Mâliku'l-Mulk Olan Allah'ın Elindedir |
|
|
|
|
yönetici tarafından yazıldı
|
|
(Muhammed Ali es-Sâbûnî) Allah Teâlâ'ya hamd ve âlemlere rahmet olarak gönderilen O'nun değerli elçisi efendimize salât u selâm ederiz. Değerli kardeşim Prof. Dr. Süleyman Ateş'in, Türkçe olarak yayınlanan "İslâmî Araştırmalar" dergisindeki "Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir" başlıklı yazısını(*) çevirmen aracılığıyla okudum. Hz. Âdem (a.s.) hasebiyle, kardeşleri olan insanları savunma gayreti sebebiyle kendisini kutluyorum; Mezkur makaleden anlaşıldığı üzere, sayın Ateş hiçbir insanın cehenneme gitmesini istememektedir. Bu, her müminin hatta her aklı başında insanın, beşeriyetin bütün fertleri için arzu ettiği değerli bir insani taleptir. Çünkü bizler, bütün bir insanlık olarak kardeşiz ve Âdem'in çocuklarıyız. Nitekim Allah Teâlâ bunu şöyle ifade eder: "Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının" (Nisâ, 1). Dolayısıyla akl-ı selîm bir insanın diğer insan kardeşlerinin kurtulmasını arzu etmemesi düşünülemez. Ancak sayın Ateş'in makalesinin başlığı insanı şaşırtmakta ve dehşete düşürmektedir. Biz Müslümanlar olarak cennetin "tekelimizde" olduğunu hiç öne sürdük mü? Yoksa bu iddia hemcinsleri ve dindaşları hususunda ırkçı, mutaassıp ve tutucu bir karaktere sahip olan Yahudi ve Hıristiyanlara ait değil midir? |
|
Son Güncelleme: Cuma, 08 Nisan 2011 10:05 |
|
Devamını oku...
|
|
Günümüzün Büyük Hastalığı Mezhepsizlik. |
|
|
|
|
yönetici tarafından yazıldı
|

Bismillahirrahmanirrahim…Mezhep Nedir:Kelime olarak takip edilen yol,görüş,benimsenenmetod manalara gelir.İstılah (Dinî) mânada ise: Müctehid sıfatını kazanmış bir islam aliminin kapalı veya kesin olmayan (zanni) ayet ve hadisleri islamın temel prensiblerine zıt gelmeyecek şekide yorumlayarak çözüm getirdiği ve bu çözümleri kabul eden insanların meydana getirdiği dinî bir ekoldür.Insan neden mezhebe ihtiyaç duyar Müslüman olan her ferdin,dinî mes`eleleri ve hükümleri doğrudan doğruya Kur`an ve Sünnetlerden öğrenmesi mümkün değildir.Bunu, ancak müctehidlik pâyesine erişmiş, salâhiyetli İslâm âlimleri yapabilir.Geriye kalan Müslüman halka, o büyük din âlimlerinin îzah ve görüşlerini anlamak ve benimsemek, onların yolundan gitmek düşer. |
|
Son Güncelleme: Cuma, 05 Şubat 2010 21:57 |
|
Devamını oku...
|
|
|
İslâmî İlimler ve Müslümanlığımızın Kıvamı |
|
|
|
|
yönetici tarafından yazıldı
|
İçinden geçmekte olduğumuz süreçte Müslümanlık anlayışımız, İslamî ilimlerle herhangi bir irtibat kurma ihtiyacı hissetmeden ortaya konulan teorik ve "kurgusal" bir retorik üzerine inşa ediliyor artık. Giderek yükselmekte olan "kaynaklara dönelim" söyleminin ya da "Kur'an Müslümanlığı" trendinin üzerindeki tülü araladığınız zaman ortaya iki korkunç gerçek çıkıyor: İslamî ilimler konusundaki seviye ve ilgi kaybı ve bu durumun vücut verdiği çarpık Din anlayışı... "Varlık" meselesiyle iştigal etmesi ve bütün dinî ilimlerin ilkelerini ortaya koymayı tekeffül eden ilim olması dolayısıyla Kelam ilmini diğer ilimlerden üstün tutan[1] ve Fıkıh ilmini "ahiret ilmi" olarak tavsif eden İmam el-Gazzâlî'nin[2] bu tavrı üzerinde iyi düşünmek durumundayız. el-Fârâbî şöyle der: "İlm-i Kelam, bu Din'in sahibinin tasrih ettiği, sınırları belli fiil ve kavillerin müdafaasını onlara muhalif görüşlerin de çürütülmesini mümkün kılar. (...)" "O, Fıkıh'tan farklıdır. Fıkıh, Din'in sahibinin tasrih ettiği fiil ve hükümleri temel alarak bunlardan, (tasrih edilmemiş) gerekli hükümleri istinbat eder. Mütekellim (Kelamcı) ise, fakihin temel aldığı delillerin müdafaasını yapar; herhangi bir şekilde onlardan hüküm çıkarma yoluna gitmez." "Bu iki özellik bir kimsede toplanırsa, o kimse hem Fakih hem Mütekellim olur; mütekellim yönüyle o delillerin müdafaasını yapar, fakih yönüyle de o delillerden hüküm istinbat eder..."3] |
|
Son Güncelleme: Pazar, 23 Mayıs 2010 19:24 |
|
Devamını oku...
|
|
|
|